10.12.2020 Perşembe

RUH SAĞLIĞI VE TOPLUMSAL DAMGALANMA

Yalnızca ülkemizde değil tüm dünyada, ruh sağlığı alanında sorun yaşayan bireyler için damgalanma ve sosyal dışlanma neticesinde oluşan problemler hiç de kolay çözülmüyor. Buna bir de kişinin yaşadığı aslında büyük oranda geçici olması gereken sorunlar nedeniyle (en önemlilerinden biri çalışma hayatından geri kalmasının yarattığı sosyal statü kaybı olan) ve yaşamak zorunda kaldığı maddi kayıpları yüzünden kişinin toplumdan iyice izole olmasını ekleyebiliriz. Sorun yaşayan birey, toplumsal hayata katılımı için gerekli desteği almazsa giderek “öğrenilmiş çaresizlik” içinde yaşamaya adapte olabiliyor. Ruh sağlığı alanında toplumsal tutumları ya da kurumsal gelenekleri kolaylıkla değiştiremeyebiliriz ancak değişime kendimizden başlayarak damgalamayı bırakmamız mümkün.




RUH SAĞLIĞI VE TOPLUMSAL DAMGALANMA

İnsanları diğer canlılardan ayıran, bizi biz yapan birtakım özelliklerimiz vardır. Aklımız; düşünebilmemizi, iyiyi ve kötüyü ayırt edebilmemizi, araştırma ve yordama yapabilmemizi sağlar. Merak da bu meziyetlerin başında gelir. Bilimlerin doğuşunda da insanın merakı en önemli faktörlerdendir. Örnek gösterecek olursak temeli düşünce ve meraka dayanan felsefe tüm bilimlerin doğuşudur. Bilimin amacı, bütün tabiatı içinde insan ve insanın bütün ilişkileri de dâhil olduğu halde tam ve eksiksiz olarak anlamaktır. İşte bu amacı benimseyen bilimlerden biri de psikolojidir. Bilim gözlenebilen olayları inceler ve bu olaylar arasındaki değişmeyen ilişkileri, bir başka değişle kanunları bulmaya çalışır. Bu bakımdan bir bilim olan psikolojinin konusu da canlı varlıkların duyuş, düşünüş ve davranışlarıdır. Fakat psikoloji uzun zaman “iç hayat olaylarının bilimi” veya “zihinde geçen bilinç olaylarının bilimi” olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlara göre psikolojinin konusu ise insanın iç âlemidir (Köse, 2008:1).

Günümüzde hastaneler başta olmak üzere insan psikolojisiyle ilgilenen birçok kurum bulunmaktadır. Fakat ne yazık ki çoğumuz, bedensel hastalıklarımızdan dolayı hastaneye giderken çekinmezken psikolojik bir tedaviye ihtiyaç duyduğumuzda toplumsal damgalanma yüzünden bunu saklamak istiyoruz. Geçmişten günümüze damgalanmaya bakacak olursak:

Osmanlı döneminde, akıl hastalarının kaldığı hastaneler olan Maristan dikkat çekmektedir. Ancak bu hastanelerde, tedavi süreçleri hastanın toplumdan soyutlanarak bir odaya hapsedilmesi, kendine ve etrafındakilere zarar vermesinin önüne geçilmesi üzerine odaklanmaktaydı. Evliya Çelebi’nin Seyahatname adlı eserinde akıl hastalarının yataklara zincirlendiğinden bahsetmesi bu durumu açıklamaktadır. Cumhuriyet döneminde ise, Türkiye'de ruhsal hastalıklar beyinle ilgili hastalıklar olarak kabul gördüğünden, Türkiye'ye ilk modern ruh sağlığı hastanesini kuran Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman 1946-1949 yılları arasında ilaçlı tedaviden fayda görmeyen hastalara lobotomi uygulamaya başlamıştır (Namal vd., 2013, s. 4.'dan akt. Akarçay, 2013). Atalarımızdan kalan 'akıl hastalarını toplumdan dışlama' alışkanlığı günümüzde hala devam etmektedir. İçimizden birinin başı, kolu ağrıdığında ve doktora gittiğinde bunu normal karşılarız. Fakat psikoloğa giden birine karşı olan olumsuz tutumumuz hiç bir zaman değişmemektedir. Bu tutumların değiştirilmesi ve psikolojik rahatsızlığı olan insanlar topluma kazandırılmalıdır. Toplumdaki psikiyatristpsikolog algısı da insanların tedaviye ulaşmasını engellemektedir. Bunun önüne geçilmesi adına çeşitli önemler alınması, toplumun bilinçlendirilmesi ve ‘deli doktoru’ algısının ortadan kaldırılması toplumun olumlu yönde ilerlemesinde etkili olur. Toplumun birey üzerinde olan etkisi, onun tedavi sürecinde önem arz eder.

Dünya üzerindeki dört kişiden birinin hayatı boyunca en az bir kez ruhsal hastalık yaşadığı bilinmektedir. Bu ruhsal hastalıklar, kanser veba vb. gibi hastalıklarda olduğu gibi toplumun olumsuz etiketlerinden payını almış ve toplum tarafından damgalanan hastalıklar arasında yer almıştır. İçselleştirilmiş damgalanma; bireylerin psikolojik tedavi almalarına engel olmaktadır.

İnsanlar bulundukları kültür içindeki sosyalleşmenin bir parçası olarak yaşamın erken yıllarında ruhsal hastalıklarla ilgili kavramlar geliştirirler. Toplum, birçok insanın ruhsal hastalıklı bireyleri bir arkadaş, işçi, komşu ya da yakın eş olarak reddedecekleri, daha az güvenilir ya da yetersiz gibi değersizleştirecekleri ile ilgili beklentileri biçimlendirir. İnsanlar bu tür kavramları formal eğitim, aile, kişisel deneyim ve ruhsal hastalıklı insanların medyada sergilenmesini içeren bilgi kaynaklarından edinirler. Eğer kişi diğerlerinin ruhsal hastalıklı kişileri değersizleştireceğine ya da reddedeceğine inanıyorsa, bu reddetmenin kişisel olarak uygulanacağından korkar. Kişi bu durumda “akıl hastası olduğum için insanlar beni daha az düşünerek reddeder mi?” gibi endişeler duyar. Kişi, ruhsal hastalıklı kişiler hakkındaki olumsuz şakalar, yorumlar ve medya betimlemeleri yoluyla iletilen kültürel basmakalıplara maruz kalmaya devam ettiği sürece içselleştirilmiş damgalama artacaktır (Çam, Çuhadar, 2011: 137) Damgalamaya temel olan bu olumsuz yüklemeler sterotiplerden beslenmektedir. Örneğin ruhsal hastalara yönelik yaygın bir sterotipleştirme “tehlikeli olma”dır. Bu tür sterotipleştirmenin sağlık çalışanları arasında da geçerli olduğuna yönelik bulgular vardır. Örneğin, hemşirelerin ruhsal hastalarla yakın ilişki kurmaktan çekindikleri ya da onları saldırgan buldukları ortaya konulmuştur. Benzer biçimde bir diğer araştırmada, psikiyatri dışı sağlık çalışanlarının ruhsal hastalara yönelik olumlu tutuma sahip olmadıkları bulgusuna varılmıştır. Daha ilginci, Türkiye’de psikiyatri dışı hekimlerin psikiyatrinin bilimselliğine ya da tedavi etkinliğine kuşkuyla yaklaştıklarının bulunmuş olmasıdır (Kaptanoğlu ve ark. 1992, Bağ ve Ekinci 2005’ den akt Saıllard, 2009: 15).

Yalnızca ülkemizde değil tüm dünyada, ruh sağlığı alanında sorun yaşayan bireyler için damgalanma ve sosyal dışlanma neticesinde oluşan problemler hiç de kolay çözülmüyor. Buna bir de kişinin yaşadığı aslında büyük oranda geçici olması gereken sorunlar nedeniyle (en önemlilerinden biri çalışma hayatından geri kalmasının yarattığı sosyal statü kaybı olan) ve yaşamak zorunda kaldığı maddi kayıpları yüzünden kişinin toplumdan iyice izole olmasını ekleyebiliriz. Sorun yaşayan birey, toplumsal hayata katılımı için gerekli desteği almazsa giderek “öğrenilmiş çaresizlik” içinde yaşamaya adapte olabiliyor. Ruh sağlığı alanında toplumsal tutumları ya da kurumsal gelenekleri kolaylıkla değiştiremeyebiliriz ancak değişime kendimizden başlayarak damgalamayı bırakmamız mümkün.

Kaynakça: Köse, A. (2008), Türkiye’de Psikoloji Ve Din Psikolojisi, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya. Akarçay, D. (2013), Türkiye’de Yürütülen Ruh Sağlığı Hizmetleri Politikalarının Değerlendirilmesi, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara Kuş Saıllard., E., (2010), Ruhsal Hastalara Yönelik Damgalamaya İlişkin Psikiyatrist Görüşleri ve Öneriler, Türk Psikiyatri Dergisi 2010; 21(1): 14-24. Çam, O., Çuhadar, D., (2011), Ruhsal Hastalığa Sahip Bireylerde Damgalama Süreci ve İçselleştirilmiş Damgalama, Psikiyatri Hemşireliği Dergisi - 2(3):136-140

Zeynep YATIK



Benzer İçerikler